AnasayfaAramaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Osmanlı Ansiklopedisi

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Admin
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 81
Reputation : 0
Kayıt tarihi : 04/11/09
Yaş : 32
Nerden : KONYA

MesajKonu: Osmanlı Ansiklopedisi    Perş. Ağus. 05, 2010 9:59 pm

CUMA SELAMLIĞI

Cuma namazında padişahlar için yapılan merasime verilen addır

Cuma selamlığına Cuma alayı, Selamlık resm-i alisi de denilirdi Osmanlı padişahları aynı zamanda İslam halifesi olduğu için İslam dininin sosyal prensiplerinden olan Cuma toplanısı ve o gün hutbe adı altında verilen haftalık konferansı dinlemek onların pek ziyade önem verdikleri dini ve sosyal vazifelerden biri idi Hutbe mutlaka kapısı herkese açık olan bir yerde okunmalıydı Bu sebeple padişahlar Cuma günü mutlaka saraydan çıkıp, halkın da içine serbestçe girebileceği camilerden birinde namaz kılarlardı Padişahlar II Abdülhamid devrine kadar camilere ata binerek giderlerdi Bu tarihten sonra padişahlar arabayla camiye gitmeye başladılar

Selamlık merasiminde askeri, idari ve ilmiyeden birçok kişi bulunur, her sınıf askerden birkaç alay, tabur iştirak eder ve namazdan sonra camiin önünde, padişahın huzurunda bir geçit resmi yapılırdı Bu askeri hareket şehirde bir canlılık uyandırır ve askerin geçtiği sokaklar insanla dolardı Selamlıklarda bütün şehzadeler, yaverler, tüfekçiler ve hünkar çavuşlar bulunurdu Selamlığın hangi camide yapılacağı önceden bilinmediği için bu merasimde bulunacaklar Yıldız'da Çit Kasrı'nda toplanırlar, nereye gidileceğine dair iradeyi orada beklerler ve irade çıkınca padişahla birlikte hareket ederlerdi Cuma selamlığını seyretmeye yerli, yabancı birçok insan gelirdi

II Abdülhamid’e düzenlenen suikastten sonra yabancıların Cuma selamlığını seyretmeleri yasaklandı Camiye namaz kılmaya gelen halk da sıkı bir şekilde kontrol edilir, üzerlerindeki silah vb alınırdı Cuma selamlığı imparatorluğun son devrine kadar devam etmiştir Ancak eski güzelliğini kaybetmiş ve bir vazife halini almıştır



CÜLUS BAHŞİŞİ

Padişahın ölümü veya tahttan indirilmesi üzerine tahta geçen yeni padişah tarafından askerler ve memurlara verilen hediyenin adıdır

Osmanlılarda iki çeşit cülus bahşişi vardı Birisi bir defaya mahsus olmak üzere verilir, diğeri ise askerlerin ulufelerine zam yapılmasıyla gerçekleştirilirdi

Tahta çıkan padişahın "kullarımın bahşiş ve terakkileri makbulumdur" şeklindeki karar ve bu kararın açıklanmasını askerin işitmesi kural olmuştur Cülus bahşişi her asker için aynı değildi Yeniçeriler üçer bin, sipahiler biner, acemi oğlanları ikişer, cebeciler ve topçulara biner akçe verilmesi kanundu

Memurlardan sadrazama otuz bin, müderrislere üç bin, defterdara yirmi bin, nişancıya otuz bin, reisülküttaba yedi bin akçe cülus bahşişi verilirdi

Cülus bahşişi uygulamasına Yıldırım Bayezid devrinde başlandığı iddia edilmekte ise de kanun haline Fatih Sultan Mehmed zamanında getirilmiştir

XVI yüzyıl sonunda dönem dönem, cülus bahşişini yeterli bulmayan Yeniçeriler sık sık ayaklanmışlar, çeşitli olaylara sebep olmuşlardır Bu olaylar Osmanlı maliyesini zor durumlara sokmuştur



CÜNEYT BEY ( ?- 1425 ? )

Aydınoğullarından, İzmir beyi, Cüneyt’in bastırdığı paralardan babasının, Osmanlı hükümdarı I Bayezid'in İzmir subaşısı İbrahim olduğu ve kendisinin de İzmir'de doğduğu anlaşılmaktadır

Cüneyt Bey, Timur Anadolu'dan ayrıldıktan sonra, beyliklerine kavuşan Aydınoğlu İsa ve Ömer beylerle savaşmış ve Edirne'de bulunan Süleyman Çelebi'den sağladığı yardımlarla onları yenmiştir (1405)

1402-1413'te birbirleri ile çarpışan I Bayezid'in çocukları arasındaki savaşlara da karışmış ve İsa Çelebi tarafını tutarak Mehmed Çelebi ile savaşmıştır Bu savaşta yenilen Cüneyt Bey Mehmed Çelebi tarafından yerinde bırakılmıştır Daha sonra Süleyman Çelebi ile arası açılmış, müttefikleri Karaman ve Germiyanoğullarından yardım göremeyen Cüneyt Bey yenilerek esir düşmüş, kendisi Edirne'ye oradan da vali olarak Ohri'ye gönderilmiştir Fakat bu devirdeki iç karışıklıklardan faydalanarak Anadolu'ya geçerek İzmir'e gitmiş, eski taraflılarını topla***** Süleyman Çelebi'nin Ayasluk emirini kovmuş ve kısa zamanda eski ülkesine sahip olmuştur (1413)

Mehmed Çelebi kardeşlerini yenerek duruma hakim olunca Cüneyt Bey'in üzerine yürümüş, Cüneyt Bey, teslim olduğundan Niğbolu valiliğine gönderilmiştir Fakat biraz sonra Düzmece Mustafa ile birleşmiştir (1419) Çelebi Sultan Mehmed'in gönderdiği kuvvetlere yenilen Mustafa ile Cüneyt Bey Selanik'e kaçmışlar ve Bizans valisi tarafından korunmuşlardır Osmanlı hükümdarının isteği üzerine Mustafa Limni'de Cüneyt Bey İstanbul'da hapsedilmişlerdir II Murad zamanında Bizans imparatoru tarafından serbest bırakılan Mustafa ile Cüneyt Bey Ulubat'ta II Murad ile yaptıkları savaşı kaybetmişler ve Cüneyt Bey Mustafa'dan ayrılarak İzmir'e gitmiş, eski adamları tarafından iyi karşılanmıştır (1422)

Cüneyt Bey topladığı kuvvetle Aydınoğlu Mustafa'yı yenerek öldürmüş ve eski topraklarını tekrar eline geçirmiştir Osmanlı Devleti'ne karşı yine Kara-manoğulları ile birleşen Cüneyt Bey üzerine ordu gönderilmiş, önce oğlu Kurt Hasan, Akhisar'da yenilip esir edilmiş, sonra da Cüneyt Bey Sisam Adası karşısındaki İpsili Kalesi'nde yakalanarak bütün ailesi ile birlikte öldürülmüştür


ßÿ¨|<ã®îZMã:
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://unuvar.yetkinforum.com
Admin
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 81
Reputation : 0
Kayıt tarihi : 04/11/09
Yaş : 32
Nerden : KONYA

MesajKonu: Geri: Osmanlı Ansiklopedisi    Perş. Ağus. 05, 2010 10:00 pm

BOSTANCI-BOSTANCI OCAĞI

Bostancılar, Osmanlı saray teşkilatında, sarayın dâhilinde ve haricinde bulunan padişahlara ait bahçe ve bostanlarla padişah ve saray hizmetindeki kayıklarda görev yapan hizmetlilerdir

Marmara ve Boğaziçi sahillerinin muhafazası ile de bostancılar ilgilenirdi Devşirme döneminde Bostancı Ocağı'na Anadolu ve Rumeli'den toplanan acemiler alınırdı Devşirmeler Bostancı Ocağı'na alınırken Bostancıbaşı da hazır bulunur ve Bostancıbaşı'nın nezareti altında acemi oğlanı ayrılırdı

Acemi ocaklarında hizmet edip yetişen bostancılar, XVII yüzyılın sonlarına kadar, zaman zaman hizmet derecelerine göre kapıcılığa, tersane ocağına ve bahçe ustaları ve kıdemli bostancılar süvari bölüklerine çıkarılırlardı Bunların çıkışlarında kendilerine biner akçe silah baha adı ile silah parası ve süvari bölüklerine çıkanlara da bu paradan başka saray ahırlarından birer at verilirdi Daha sonraki tarihlerde bostancıların Yeniçeri Ocağı'na verilmeyip Kapıkulu süvariliğine alınmaları kanun olmuştur

Bostancı Ocağı'na ayrılanlar ya sarayın has bahçesinde veya saray haricindeki diğer bahçe ve bostanlarda, yahut da kayıkhane ve kayıklarda ve bos-tancıbaşıya bağlı diğer ocaklarda görev yaparlardı

Bostancılar, dokuz dereceye ayrılırlardı Dokuzuncu derecenin kıdemlisi hamlacılığa geçerek padişah ve diğer saray erkanının kayıklarında baş kürekçilik ederdi Hamlacı terfi ederse hasekiliğe ve sonra da kethüdalığa çıkardı Bu sıra sonradan bozulmuştur

Bostancılar arasında itibarlı dört baltacı vardı; bunlar yükseldikleri zaman Kapıkulu süvarisi olurlardı; diğerlerinin ise süvari olmaları kanundu

Bahçe ve bostan işleriyle uğraşan bostancılar, hasbahçe ve hassa bostanları efradı olarak ikiye ayrılırdı: Hasbahçe bostancıları yirmi bölüktü ve saraydaki hasbahçeye bakarlardı Saray haricindeki bahçe ve bostanlarda çalışan bostancılar ise Usta denilen amirlerinin nezareti altında, ayrı ayrı cemaat halinde idiler; her cemaat yerine ve işine göre 15 ile 100 nefer arasında idi

İstanbul bostancıbaşısı her yıl idaresi altındaki gerek has bahçe ve gerek diğer bahçelerde yetişerek satılan mahsullerin defterini vakit ve zamanında padişaha takdim ederdi Bu defterde mahsulün sağlanan geliri, buna karşı yapılan harcamalar bostancıların bahşişleri ve herhangi bir yere muhassas meblağ ayrı ayrı gösterilir, kalanını hükümdar alırdı Padişahların gittikleri bazı bahçelerin mahsulleri kesime tabi olmayıp sebzehaneye giderdi; bu sebzeciler muayyen olup miktarları iki yüz kadardı Sebzelere ait defteri ocak emekdarlarından Bostaniyan-ı hassa sebze katibi tutardı Çiçekler ise on yedi çiçekçi dükkanına verilir ve ıspanaklar da otuz kadar olan ıspanakçı dükkanlarına yollanırdı; mahsulün geri kalanı kesim olarak satılırdı Bostancıların bahçelerinden XVII yüzyıl sonlarında vasati olarak bir yılda sekiz buçuk veya dokuz yüz akçe yani sekiz yüzelli veya dokuz yüzbin akçe varidat alınmakta idi

Bostancıbaşı mahsulden alınan parayı Kasımdan Kasıma takdim ederdi Bu hizmetlerinden dolayı her yıl Kasımda bostancılardan on veya oniki kişi bir zaman Yeniçeri Ocağı'na ve sonraları da Divan-ı Hümayun çavuşluğuna ve Kapıkulu süvari bölüklerine çıkarılırlardı Bundan başka paranın bir kesesi bostancılara ihsan olunur ve bir kese de Davut Paşa Camii'nin maaş ve harcamalarına ayrılırdı

Bostancı Ocağı efradının bir kısmı yeşillikçi Yalı Köşkü, Sepetçiler Köşkü, Kayıkhane, Balıkhane, Otluk Kapı'da, bazıları da Soğuk Çeşme, Heybeci, Bamyacı, Kuşhane, Gülhane, İncili Köşk, dolap, doğurmen, mezbelekeşan (çöpçü), tulumbacı ve sair ocaklarda ve köşklerde istihdam edilmişlerdir

Bostancıların asıl kışlaları Hasbahçe tarafından olup orada bir de orta camileri vardı

Bostancılar arasındaki kayıkçı bölükleri padişahla saray erkanının, valide sultan ve sultanların kayıklarını çekerlerdi Kayıklar Sarayburnu tarafındaki kayıkhanede dururdu Padişahlar her ne zaman kayıkla bir yere gitseler, her defasında kürekçilere bahşiş verirlerdi Saraya mahsus kayıkların yapım ve tamirleri için her üç yılda bir İzmit ormanlarından kereste kesilirdi

Seferlerin devamı ve askere olan ihtiyaç sebebiyle bostancılardan icabında asker ayrılarak bunlar ordu kadrosuna alınırlardı; bu usul ilk önce 1695 yılında tatbik edilmiş ve bunlardan, her biri biner kişilik üç alay teşkil olunmuştu

Bostancıların yevmiyelerinden başka yıldan yıla Selanik çuhasından birer kaput hakları vardı veya bunun bedelini alırlardı Bunların başlarına giydikleri serpuşa barata denilirdi

Bostancılar arasında haseki ismiyle anılan ve XVII yüzyılın son yarısında mevcudu üç yüzü bulan küçük zabit rütbeli bir bostancı hasekileri sınıfı vardı ve bunlar bostancılar arasından seçilirlerdi

Hasekilerden altmış tanesi padişahın bir yere gidişinde muhafızlık ederlerdi Hasekiler, bir hizmet çıktığı zaman Bostancıbaşı tarafından sık sık vilayetlere gönderilirlerdi 1725 tarihinde bu hasekilerle mülazımlarının miktarları tahdit edilmiş ve bunların seksen haseki ile yirmi mülazım olması kabul edilmişti

Hasekilerin başlıca ağaları baş haseki ile kireç imalathanelerinin mültezimi olan kireççi başı, İstanbul ve civarı limanlarındaki dalyanların mültezimi olan balık emini ve İstanbul'da şarap imali ve satışı ile alakadar olan şarap emini bu cümledendi Hasekilerden on ikisi tebdil hasekisi olup padişahın tebdil gezmelerinde beraberinde bulunurlardı; lüzumu halinde bunlar kıyafet değiştirerek İstanbul'da dolaşırlar ve gizli emirlerle valilere ve sair yerlere gönderilirlerdi Hasekiler Nisan 1829'da rikab solakları ve peyklerle beraber kaldırılmışlardır

Bostancı Ocağı'nın en büyük zabiti Bostancıbaşı'dır Sarayda sakal salıvermesine müsaade edilen ondan başka kimse yoktu; İstanbul etrafındaki Marmara ve Karadeniz, Haliç sahillerinin muhafazası ve inzibatı buna aitti; sahillerde yaptırılacak yalılar ve saire bunun müsaadesi olmadan yaptırılamazdı; Bostancıbaşı sahillerdeki bina ve yalıların mevkileriyle kimlerin olduğuna dair mükemmel bir defter tutardı; sahilde yaptırılan binalardan resim alırdı

Bu ocağın kaldırıldığı tarihe kadar bostancılardan bir zümre hükümdarın kayığını çekip Bostancıbaşı da bu dümeni tutmuştur

Bostancıbaşı'nın bu suretle padişaha bağlılığından ve muhatap olmasından dolayı vezirler ve devlet adamları kendisinden çekinirler ve kendi aleyhlerinde hükümdara bir şey söylememesi için Bostancıbaşı'ya hürmet ederlerdi; padişah saray bahçesinde gezerken de Bostancıbaşı yanında bulunurdu

İstanbul civarındaki suların ve ormanların teftişi, kara avları ile deniz avlarının kahyalığı da ona aitti ki deniz avları bostancı hasekilerinden ikisinin iltizamından olan kireç ve şarap eminliklerinden de aidatı vardı

Devlet ricalinden biri saray dahilinde idam edilecek olursa bunun idamına Bostancıbaşı memur olurdu Sadr-ı azamın, vezirlerin azl, sürgün ve katillerinde de Bostancıbaşı'nın vazifesi vardı

Bostancıbaşıların mutlaka kendi ocaklarından gelmeleri; Bostancı Ocağı'ndan yetişerek yükselmeleri kanundu

Bostancıbaşılar dairesi Sarayburnu ile Sirkeci arasında bulunup burada Hamlacı koğuşları da vardı

Bostancıbaşı terfi veya azledilecek olursa yerine XVII yüzyılın sonlarına ve XVIII yüzyılın başlarına kadar bostancılar kethüdası Bostancıbaşı olurdu Fakat sonraları bu silsile değişmiş ve kethüdanın yerine haseki ağa denilen başhasekinin Bostancıbaşı olması kanun olmuştu Bir aralık başhasekinin yerine bostancılar kayıtlara göre bostancıbaşından sonra bostancılar kethüdası, haseki ağa, hamlacı başı, oda başı, bostancı karakulağı, vezir karakulağı ile dört baltacı bu ocağın zabitlerindendi

Hamlacı Başı, hükümdar kayığının en önünde kürek çeken ve sol hamlacılardan birincisi olup Bostancı Ocağı'nın kayıkhane kısmının amiri ve ocağın büyük zabitlerindendi Odabaşı da Bostancı Ocağı'nın ileri gelen zabitlerinden biri olup, Bostancıbaşı'nın hükümet nezdinde kapı çuhadarı idi ve Babıali'de bulunurdu Karakulak ile Vezir karakulağı hükümdar ile sadr-ı azam bostancılardan, ağa karakulağı olup Yeniçeri ağası kapısında bulunur ve bir yangın çıktığı zaman bunu öğrenerek saraya koşup kızlar ağası vasıtası ile hükümdarı haberdar ederdi

Bu büyük ocak zabitlerinden başka padişahlara ait muhtelif bahçe ve bostanlarda mahsul yetiştiren Usta denilen ve bulunduğu mıntıkanın inzibatı ile alakadar olan bostancı zabitleri vardı

Asakir-i Mansure teşkilatını müteakip ustaların idare ettikleri karakolların inzibatının temini yeni askerle yapılacağından bostancıların vazifeleri yalnız bahçelerin bekçilikleri ve saray dahilindeki bahçeler matbah-ı amire sebzevatına tahsisen idaresi bostancılardan alınmış ve hariçteki bahçelerin de bu yeni tarzda idaresi uygun görülmüştür

1826 Ağustos'undan itibaren Bostancı Ocağı yeni nizam üzerice teşkilata tabi tutulmuş ve 1500 kadar bostancı Asakir-i hassa ismiyle ve yeni bir nizamname ile bir binbaşının kumandasına verilip, idaresi Bostancıbaşı'ya bırakılmıştır

Devletin işe yarar askeri haline getirilen Bostancı Ocağı efradı saray dahilinde tahsis edilecek kışlada oturup yine orada Ağa bahçesi denilen mahalde her gün kuru ve ateşli talim yapacaklardı Saray kapılarını ve bilhassa bab-ı hümayun ve orta kapıyı bunlar bekleyeceklerdi Bundan başka Dolmabahçe, Beşiktaş, Çırağan ve Ortaköy'e kadar olan mahalleri de bunlar muhafaza edeceklerdi

Edirne Osmanlı Devleti'nin merkezi iken oradaki saraylara ait bahçe ve bostanların hizmetine bakmak üzere İstanbul'daki gibi devşirmelerden meydana gelen bir Bostancı Ocağı kurulmuştu Daha sonra İstanbul devlet merkezi olunca padişahların buraya sık sık gidip gelmelerinden dolayı bilhassa XVII ve XVIII yüzyıl başlarında burası tamamen terkedilmediği için Edirne Bostancı Ocağı ehemmiyetini muhafaza etmiştir

Edirne Bostancı Ocağı İstanbul'dan tamamen ayrı olup Edirne'nin de bostancıbaşısı, kethüda ve hasekisi ve diğer zabitleri vardı Edirne şehrinin inzibatı bostancılara ait olup Rumeli valileri şehrin inzibatı ile alakadar olmazlardı ve mesulü Edirne Bostancıbaşı'sı idi

Edirne'deki saray bahçe ve bostanların hasılatı bedeli her yıl mahsul-ı hümayun namı ile Bostancıbaşı'nın tertip ettiği defterle ve bir usta vasıtası ile İstanbul'a getirilerek saray hazinesine teslim olunur ve bu defterin üstüne hatt-ı hümayun çekilerek sadr-ı azam tarafından defterdarlığa havale edilirdi Edirne Bostancı Ocağı 1826 senesinde lağv edilmiştir



BÖLÜK

Osmanlılarda bölük, Tanzimat'tan sonra bir yüzbaşı komutasındaki piyade veya süvari birliğine verilen ad

Osmanlıların askeri teşkilatında, Kapıkulu Ocakları ve askerlerinde Bölük kullanılmıştı, ilk Yeniçeri Ocağı'nda 100'er kişilik 10 bölük, Gelibolu Acemi Ocağı’nda da 50'şer kişilik 80 bölük bulunuyordu

Bölük kumandanlarına Çorbacı adı verilmiştir, İstanbul'daki Acemi Ocağı 31 bölükten meydana gelmiştir 1 bölüğe Ata bölüğü denilirdi Bölük ayrıca 9 bölüğe ayrılırdı Bunların hepsini birden idare edene de bölükbaşı denirdi Önceleri 10 bölük olan Yeniçeri Ocağı sonraları 101 bölük olmuştur ve orta veya cemaat adı verilen bu bölüklerin ayrı ad ve görevleri bulunurdu Fatih dönemine kadar ayrı bir ocak olan sekbanlar da bu dönemde 65 bölük olarak ocağa katılmışlardır Hükumet bu bölüklerin her birine yerine göre farklı muamele gösterirdi


ßÿ¨|<ã®îZMã:
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://unuvar.yetkinforum.com
Admin
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 81
Reputation : 0
Kayıt tarihi : 04/11/09
Yaş : 32
Nerden : KONYA

MesajKonu: Geri: Osmanlı Ansiklopedisi    Perş. Ağus. 05, 2010 10:01 pm

BEYLERBEYİ (MİR-İ MİRAN)

Osmanlı Devleti'nde büyük eyaletlerin yönetimine memur edilen idari görevlidir

Beylerbeyi, eyaletlerin daha çok askeri idaresiyle meşgul olurdu Osmanlı tarihinde önemli yeri olan Beylerbeyliğin kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber, ilk Beylerbeyi'nin bazı kaynaklarda Lala Şahin Paşa, bazılarında ise Timurtaş Paşa'nın olduğu yazılmaktadır Avrupalı tarihçilere göre, İstanbul'un fethinden sonra Bizans'ın doğuya ve batıya ait iki (demostikos lön Skbolön) ordu komutanı teşkilatı örnek alındığı iddia ediliyorsa da fetihten önce Rumeli ve Anadolu'da bu görevlilerin bulunduğu bilinmektedir

Bu teşkilatı Osmanlılar, Selçuklulardan almışlar, yetkilerini kendi idari sistemlerine göre uygulamışlardır Beylerbeylerin emirleri altında sancakların mülki idaresine bakan sancakbeyi kazaların güvenliğine bakan subaşı, adalet işlerine bakan kadılar vardı Bunlar bölgelerini geniş yetki ile idare ederlerdi Divan-ı Hümayun'un küçük bir örneği olarak, başkanlıkları altında divan kurulurdu

Beylerbeylerinin iki tuğu ve değişik dirlikleri olurdu En az dirlik 400000 akçe idi Eyalet merkezinde maiyetiyle birlikte otururlar, sefere çıkarken de maiyetleri yanlarında bulunurdu

Sultan Fatih Mehmed tarafından hazırlatılan kanunnamede belirtildiğine göre Beylerbeyliği Divan-ı alide, vüzera, defterdar ve kazasker altında sırası olan önemli bir görevdi Yine aynı kanunnameye göre, Beylerbeyi vüzeradan bir tabaka alttadır ve kadıların başındadır

Beylerbeyi yalnız idareci değil aynı zamanda askeri komutandır Savaş zamanında askeri ile dövüşür, savaş bittikten sonra tekrar eyaleti başına dönerdi

Beylerbeyiler arasında derece farkı bulunur, rütbe farkı hariç, işgal ettikleri eyaletlerin fetih bakımından eskiliği gözönüne alınarak sıra takip ederlerdi Yine aynı kanunnamenin esaslarına göre, Rumeli beylerbeyi, teşrifatta diğer beylerbeyinden farklıydı Divan-ı Hümayun'da iskemlede oturma hakkına sahiptiler Diğer bir farkı da ahkamda kendisine "Paşa" lafzı ve "damatmealihu" ibaresi yazılırdı

1864 yılında yapılan vilayet teşkilatı üzerine, vilayetlere gönderilen idarecilere vali adı verilmiştir



BEYLERBEYİ SARAYI

Boğaziçi kıyılarında, Beylerbeyi köyünün güneyindedir

II Mahmud tarafından, III Murad dönemi beylerbeylerinden Mehmed Paşa'nın sarayının yerinde, II Mahmud tarafından yaptırılmıştır (1827-1828) Abdülmecid döneminde çıkan bir yangm sonucu tamamen yandığından, 1865 yılında Abdülaziz tarafından yeniden yaptırılmıştır

Sarayın dışı ve içi çok gösterişlidir Özellikle havuzları, üst katında bulunan hamamı ile çok güzel bir mimari örneği verir Setler halinde çok büyük olan bahçesinde eskiden çeşitli hayvan beslenirdi Beylerbeyi Sarayı'nda Abdülaziz, sık sık oturduğu gibi Türkiye'ye gelen yabancı devlet başkanlarına da burası tahsis edilirdi

Balkan Savaşı'nda II Abdülhamid Selanik'ten İstanbul'a getirilmiş ve ölümüne kadar bu sarayda kalmıştır



BEYLİKÇİ

Osmanlı Devleti'nde Divan-ı Hümayun'a gelen iradeleri ve fermanları kaydetmekle görevli memurdur

Beylikçi, sadrazam tarafından sorulan sorulara da cevap yazar, Divan-ı Hümayun'da kabul edilen kararlar hakkında bilgi verirdi Hariciye Nezareti kuruluncaya kadar Babıali'nin dış siyasete ait kayıtlarını Beylikçi tutar, yapılan antlaşmaları inceler ve bunlar hakkında istenince bilgi verirdi Fermanlar ve beratlar Beylikçi Kalemi'nde yazılır, harçları alındıktan sonra sahiplerine verilirdi Beylikçi Kalemi'ne ait evrakları hazırlayıp Beylikçi'ye veren memura Beylikçi Kesedarı adı verilmiştir

Tanzimat'a kadar (1839) Reisülküttapların yardımcısı sayılan Beylikçiler, II Mahmud zamanında hariciye nezaretinin kurulması ve Reisülküttaplığın kaldırılması üzerine sadaret makamına bağlanmışlar ve Osmanlı Devleti'nin son yıllarına kadar Babıali'nin büyük memurlarından biri olarak vazife yapmışlardır


BİRUN

Osmanlı Devleti'nin idari teşkilatında Tanzimat dönemine kadar kullanılmış bir tabirdir

Osmanlı Devleti'nin yükselme döneminde devletin işlerini yürütmekle görevli olanlar bir hayli artmıştır Bunlardan sarayda görev alanlara Enderun, devlet yönetiminde göre alanlara da Birun denilmiştir

Birunlann en büyüğü sadrazamdır ve alt kademeye kadar bu sıra devam eder Birunların tayinleri, terfileri için özel ve belli bir düzenleri vardı Birun büyüklerinin görev yaptığı binaya Babıali denilirdi


BİRUN AĞALARI

Yeniçeri Ocağı ağalarına verilen ad

Birin ağaları tabiri, Enderun ağalarının karşılık kullanılırdı Birun ağalarının başı, yetkileri çok geniş olan Yeniçeri ağası idi Yeniçeri ağası, Yeniçeri Ocağı’nın başı ve askerin başkomutanı olmakla beraber şehrin asayişinden de sorumlu idi Sipahiler ağası, silahtar ağası, azap ağası, topçubaşılar, mehterbaşılar da bu meyanda sayılırlardı Sayısı yirmi dördü bulan Birun ağalarının önemli görevleri vardı


BİTİ (BİTİK)

Biti, Osmanlılarda ferman, mektup ve berat karşılığı olarak kullanılan bir tabirdir

Biti tabirine XIV-XV yüzyıllara ait belgelerde rastlanmaktadır II Mu-rad ve Sultan Fatih Mehmed'in verdikleri beratlarda Biti, ferman ve nişan yerine kullanılmıştır Arşiv vesikalarında Biti tabirinin Sultan Kanuni Süleyman zamanına kadar kullanıldığı anlaşılmaktadır


BOĞDAN

Romanya'nın Moldavya (Moldova), Eyaletine Osmanlılarca verilen ad

Bu ad, Boğdan voyvodalığını kuran Kuzey Transilvanyalı Boğdan'dan gelmedir Boğdan'a Avrupa kaynaklarında "Ulahlar ülkesi" manasınaa Valachia denilmektedir, İlkçağ'da burada İskitler ve Thrak soyundan Daklar oturmuştur; daha sonra buraya Gotlar, Alanlar, Islavlar ve birçok Türk kabileleri gelmiştir

Hunlar (IV yüzyıl) ve Avarlar (VI yüzyıl) buradan Macaristan'a geçmişler ve orada yerleşmişlerdir Volga boylarından gelen Bulgarlar (VII yüzyıl) ile Macarlar da buradan geçerek sonradan kendi adlarını verdikleri ülkeye yerleşmişlerdir (IX yüzyıl) Daha sonra Boğdan'a, Peçenekler (IX- XII yüzyıl), Kumanlar (XI-XIII yüzyıl) ve nihayet Moğollar gelmişlerdir (XIII yüzyıldan sonra)

Bu kavimler yerli halk ile kaynaşıp erimişlerdir Bunlar içinde varlıklarını bugüne kadar koruyabilenler Gagavuzlar ile Katarlar'dır Boğdan'ın Rumen aslından olup Islav ve Türklerle karışmış halkına XI yüzyıldan sonra ulah (Valah; Rum, Valahi, Vlachi, Valachi: Türk Eflak) adı verilmiştir

Boğdan'da müstakil bir devlet kuran Ulah ailesi, Macar kralı I Lajos'a karşı ayaklanarak memleketinden ayrılmış ve Boğdan'a giderek bağımsız bir devlet kurmuştur Boğdan Devleti topraklarını Osmanlı hakimiyeti altına girinceye kadar, Leh, Macar ve Altın- Ordu devletlerinin hücumlarına karşı korumakta çok güçlük çekmiştir XV yüzyılın başından beri Boğdan'a yakın olan yerlerde Osmanlı kuvvetleri göründüğünden Boğdan voyvodası Alexandru cel Bun, Lehistan ve Macaristan devletleri arasında paylaşılmaktan korktuğu için Lublin Atlaşması'na (1412) katılmış ve Osmanlıların saldırısına karşı onlara yardımda bulunmayı yahut bu devletler, Osmanlılara saldırırlarsa birlikte harekete geçmeyi kabul etmiştir

Osmanlılar Eflak voyvodası Mihail'i yenerek Dobruca'yı ve aşağı Tuna kalelerini almışlar ve ilk defa Boğdan topraklarına girerek Akkerman Kalesi'ni sarmışlardır (1420) II Murad devrinde Osmanlıların kuzey doğu baskıları artmış ve II Mehmed zamanında Boğdan Osmanlı idaresini kabul etmek zorunda kalmıştır (1455)

II Mehmed, bu ülkeyi yalnız vergiye bağlamış, iç işlerine karışmamış ve başında yerli beyleri bulunan imtiyazlı bir eyalet halinde bırakmıştır Bundan sonra Boğdan-Eflak beyliği ile birlikte gelişmiştir Boğdan voyvodası III Stefan cel Mare(1457- 1504) vergisini ödemekle beraber Osmanlı hakimiyetinden kurtulmak için bazı hareketlere girişmiş ve üzerine gönderilen Osmanlı öncü kuvvetlerini yenmişse de, Kefe'yi Cenevizlerden almış olan Fatih, Boğdan üzerine yürümüş ve her türlü mukavemeti kırarak bütün ülkeyi kati bir şekilde tekrar devletine bağlamıştır

II Bayezid zamanında Boğdan iskelesi ve en önemli gelir kaynakları olan Kili ve Akkerman kalelerinin Osmanlılar tarafından zaptedilmesi, voyvodaların bağımsızlık ümitlerini ve kuvvetini büsbütün kırmıştır Osmanlılara karşı kazandığı ilk neticesiz zaferden sonra Boğdan voyvodası, Lehistan ve Macaristan krallarından ve Hıristiyanlık aleminden yardım istemişse de, umduğu yardımı görememiştir Osmanlıların yenilmez bir kuvvet olduğunu anlayan voyvoda ölürken oğluna Boğdan'ı kuvvetli olan Osmanlılardan başka hiçbir millete teslim etmemesini vasiyet etmiş ve bu vasiyeti hemen bütün Boğdan beyleri benimsemiştir Bu voyvodanın ikinci oğlu Petru Rareş, Osmanlılara karşı ayaklanmak istemiş, fakat ezilmiştir

Sultan Kanuni Süleyman'ın Mohaç'ta Macar ordularını yok etmesinden (1526) sonra bu havalide Osmanlılara karşı durabilecek tek bir kuvvet kalmamıştır Erdel (Transilvanya) voyvodası Janos Szapolyai Osmanlı hükümdanın tanımak şartıyla yerinde kalmak imkanını bulmuştu Kanuni'nin Boğdan

üzerine yaptığı seferde Yaş alınmış, asi voyvoda kaçmış ve devlete sadık bir yerli bey, voyvodalığa geçirilmiş, Tighina şehri alınarak burada Bender Kalesi kurulmuştur Boğdan halkının bu yeni voyvodayı öldürmesi üzerine yerine geçen voyvoda, Kili, Akkerman, Bender kalelerine saldırmışsa da yenilerek kaçmıştır Bu olaydan sonra eski voyvoda Petru Rareş tekrar voyvodalığa getirilmiştir Ancak oğlu İliaş rehin tutulduğu gibi vergisi 121000 dukaya yükseltilmiştir

Bundan sonra Boğdan voyvodası İlie, Müslümanlığı kabul etmiş, ordularını Avusturya imparatoru Ferdinand'ın taraftarları ile çarpışmak üzere Erdel’e gönderilmiştir XVI yüzyılın sonlarında voyvoda olan Aron, Avusturya ve Erdel ile anlaşarak Papa VIII Clemens'in himayesinde kurulan Mukaddes İttifak'a girmiş ve bu yoldan istiklale kavuşmak istemiştir Fakat bu teşebbüs de sonuç vermemiş ve Aron bir süre sonra Erdel Beyi Bathary tarafından öldürülmüştür Yerine geçen voyvodayı da Osmanlılara dost olan Lehlilerin adamları öldürmüştür Eflak voyvodası Mihail'in önce kazandığı savaştan da bir sonuç çıkmamış ve bu prensin Avusturya kumandanı tarafından öldürülmesi üzerine bu hareket de durmuştur

XVII yüzyılda Boğdan'da idare ve siyaset bakımından bir değişme olmamıştır Yalnız bu yüzyılda, kültür alanında ilerlemeler görülmüş ve birçok manastırlar açılmıştır Bu yüzyılda Lehistan, Boğdan işlerine karışmaya başlamış ve Hotin Kalesi'ni almıştır Osmanlı hükümdarı II Osman, bu kaleyi sarmış, fakat yeniçerilerin itaatsizliği yüzünden alamamıştır (1620) Yine bu yüzyılda Boğdan'ın İstanbul'a bağlı bulunan kilisesine birçok Rum papazları gönderilmiş ve Boğdan'da Rum nüfuzu artmıştır

XVII yüzyılda Boğdan'da en önemli olay, IV Mehmed zamanında Kameniçe Kalesi'nin alınması (1672) ve ertesi yıl Jan Sobieski ile yapılan savaşlardan sonra Köprülü Fazıl Ahmed Paşa’nın Hotin ve dolaylarını Boğdan'a bıraktıran Bucaş Antlaşması'nı yapmasıdır

Osmanlı ordularının Viyana önlerinde bozguna uğramasından sonra (1683) Sobieski orduları Boğdan'a girmişler fakat Voyvoda Constantin Cantemir, Leh ordularının fütuhatına engel olmuştur Karlofça Antlaşması ile Lehistan, Boğdan'ın kendisine verilmesini istemiş, fakat Osmanlılar buna razı olmamışlardır Bu voyvodanın oğlu Dimitrie Cantemir İstanbul'da uzun zaman kalmış olup Osmanlı kültürü ve sanatı ile yakından ilgilenen bir devlet adamı idi İstanbul'da Küçük Kantemiroğlu adıyla tanınan Dimitrie Cantemir Osmanlı tarihine dair önemli bir eser yazmış, Kitabu ilmi'l- musiki ala vechi'l-hurufat adlı eserini de II Ahmed'e takdim etmiştir Fakat Cantemir'in Rus Çan Petro ile bir antlaşma imzalaması Rusların Boğdan işlerine karışmasına sebeb olmuştur Bu antlaşma şartları Rusların Prut kıyılarındaki yenilgisi (1711) üzerine tatbik edilmemiştir Cantemir bundan sonra Rusya'ya kaçmış ve orada ölmüştür Cantemir'in ve ondan sonra Eflak voyvodası Brancoveanu'nun ihanetleri üzerine devlet, Eflak ve Boğdan'a yerli bey tayin etmek politikasından vazgeçmiş ve bu eyaletlere Fenerli Rum beylerinden, üçer yıl süre ile voyvoda göndermeye başlamıştır (1711-1821) Bu devir her iki memleket için de gelişen bir durum olmamıştır Yalnız serflik kaldırılmış, köylünün şahsi hürriyetleri tanınmıştır Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan (1774) sonra Ruslar Boğdan ve Eflak'ta Ortodoks tebaanın menfaatlerini korumak bahanesiyle konsolosluklar açmışlardır Bu arada Osmanlı Devleti yararına ve Rusya zararına hareket ettiğini savunan Avusturya da Boğdan'ın kuzey taraflarını alıp Bukovina adlı bir eyalet kurmuştur

1787 Osmanlı- Rus savaşı Yaş Antlaşması ile bitmiş ve Rusya bu antlaşmada elde ettiği arazi ile Boğdan'a çok yaklaşmış, Rusya ile Osmanlı Devleti arasında Dinyester nehri sınır olmuştur Rus Çariçesi II Katerina da Eflak ve Boğdan'ı bir Rus komutanı idaresinde birleştirip yeni bir Daçya Devleti kurmak ve bu devleti zamanla sınırları içine almak istemiştir

1806-1812 savaşları sonunda imzalanan Bükreş Antlaşması ile de Rusya, Kili, Akkerman, Bender kalelerini içine alan Besarabya'yı almıştır Eflak ve Boğdan'da Fenerli Rumlara karşı bir ayaklanma olması üzerine, bu memleketlerin Rum beylerini istemediğini daha önceden anlamış bulunan II Mahmud, artık buraya Rum beyi göndermemiş, tekrar yerli beyler tayin etmiştir (1821) Akkerman Antlaşması (1826) ile de bunların yedi yıl süre ile vazife görmeleri kararlaştırılmıştır

Edirne Antlaşması (1829) ile biten Osmanlı-Rus savaşında Ruslar tekrar Osmanlıların Memleketeyn dedikleri Eflak- Boğdan'a girip Tuna ağızlarını almışlar ve savaş giderleri ödeninceye kadar Memleketeyn'de kalmışlar, bu sırada kurdukları teşkilat ile de işleri karıştırmışlardır 1848 yılında Yaş şehrinde çıkan küçük bir ayaklanma, Rus ordularının tekrar buraya girmelerine sebep olmuştur Baltalimanı Antlaşması'ndan (1849) sonra iki devlet Boğdan'da Grigore Ghica'yı (1849- 1854) prens tayin etmişlerdir Bundan sonra Eflak- Boğdan'da milliyet fikirleri ve bu iki eyaletin birleştirilmesi temayülü büsbütün kuvvetlenmiştir

Paris Antlaşması (1856) ile biten Kırım Savaşı'ndan sonra Rusya, Memleketeyn işlerinden uzaklaştırılmış ve bu eyaletlerin bütünlüğü Fransa, İngiltere, İtalya tarafından garanti edilmiştir Fransa'nın Eflak- Boğdan eyaletlerini birleştirme politikası Osmanlı ve Avusturya devletlerinin muhalefetiyle karşılanmış, fakat yapılan plebisit halkın birleşmeyi istediğini göstermiştir ve Alexandru Jon Cuza (1859- 1866) her iki eyalette de prens seçilmiştir (24 Ocak 1859) İstanbul'a giden Cuza, Küçüksu Kasrı'nda misafir edilmiş ve Osmanlı hükümdarı Abdülaziz Memleketyn'in Romanya adı ile birleşmesini kabul etmiştir Cuza'dan sonra Hohenzollern- Sigmaringen soyundan Prens Carol seçilmiştir

1877 Osmanlı- Rus Savaşı'nda Romanya, Ruslardan bağımsızlık için teminat alarak savaşa girmiştir Romanya'nın istiklali önce Ayastefanos, sonra da Berlin Antlaşması (1878) ile tanınmış ve Romanya 1881 yılında krallık haline gelmiştir Rusya Besarabya'yı tekrar almış ve I Dünya Savaşı'ndan sonra burasını yeniden Romanya'ya vermiştir


ßÿ¨|<ã®îZMã:
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://unuvar.yetkinforum.com
Admin
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 81
Reputation : 0
Kayıt tarihi : 04/11/09
Yaş : 32
Nerden : KONYA

MesajKonu: Geri: Osmanlı Ansiklopedisi    Perş. Ağus. 05, 2010 10:02 pm

BAYRAK

Bir devletin veya milletin ayırd edici sembolüdür

Çeşitli bayraklar vardır Bunlar Bandıra, Flama, Gidon, Flandra, Fors, Sancak'tır Bandıra yabancı gemilerin kullandığı bayrak, Flama üçgen şeklinde olan ve genellikle işaret için kullanılan küçük bayrak, Gidon uçum kenarı çatallı flama, Flandra beylik gemilerin orta direğinin şapkasına çekilen milli renklerde şeride benzer, ince ve uzun bayrak, Fors milli bayrağın renk ve karakteri esas alınarak mevki ve rütbelere göre üzerine özel işaretler konulan, cumhurbaşkanı ile general ve amirallere mahsus bayraklara denir

Sancak ise Osmanlı Devleti 'nde hükümdara mahsus şahsi bayrağa verilen addır




BAYRAKTAR

Yeniçeri birliklerinin bayraklarını taşımakla görevli subay

Bayraktara Bayrakçı ve Alemdar da denilmiştir Yeniçeri Ocağı'nı teşkil eden yaya, sekban ve ağa bölüklerinin veya ortaların herbirinde bir bayraktar bulunur ve derece sırasına göre bayraktar, ortaların subayları arasında beşinci gelirdi Yeniçeri Ağası'nın maiyetini teşkil eden ve Ağa Gediklileri denilen 19 kişilik maiyetin içinde de ocağın en büyük bayrağını taşımakla görevli bir Baş Bayraktar vardı Diğer Kapıkulu ocaklarının herbirinde de bir bayraktar bulunurdu Yeniçeri ortalarında birliğin en kıdemlisi olan Başeski ve subay derecesinde tutulan kişiler de bayrak taşıma işinde bayraktarın yardımcısı idiler

Yeniçeri Ocağı'nda İmam-ı Azam Bayrağı, Ağa Sancağı, Alay Bayrağı, Kethüda Bayrağı ve Çatal bayrakları vardı Seferde İmam-ı Azam bayrağı Yeniçeri Ocağı Ağası'nın çadırının önüne dikilir, bölük ve ortaların bayrakları da kendi komutanlarının çadırları önüne konurdu

Yeniçerilerden biri meydan dayağıyla cezalandırılırken, törende vekilharç ile birlikte mum tutmak bayraktarların göreviydi

Yeniçeri Ocağı kaldırıldıktan sonra (1826) kurulan Asakir-i Mansure-ı Muhammediyye birliklerinde Bayraktar görevini yapan subaylara Sancaktar adı verilmiş ve bu tabir günümüze kadar gelmiştir



BEKİR AĞA BÖLÜĞÜ

Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar Harbiye Nezareti olan bina bahçesi içinde, bugün İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi olarak kullanılan binaya verilen addır

Bu bina Osmanlı Devleti'nde askeri cezaevi olarak kullanılmıştır

Meşrutiyet'ten önce (1908) cezaevi memurluğu yapan Bekir Ağa'nın adına nisbetle bu adı almıştır Meşrutiyet döneminde, iktidara karşı olan siyasi mahkumlar burada hapsedilmişlerdir Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918)'nden sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenleri ve eski nazırlar Bekir Ağa Bölüğü'nde hapsedilmişler ve oradan Malta'ya sürülmüşlerdir


BEŞİK ALAYI

Osmanlılarda padişah çocukları için yapılan törendir

Şehzade dünyaya gelince saray kethüdası tarafından Darphaneye süslü bir beşik ısmarlanırdı Beşik, kethüda, baş efendi, başkullukçu, çantacı, kaftancı, enderum ağaları ve diğer saray mensupları tarafından harem dairesinin divan yerine bitişik olan kapısına getirilir, beşiği orada darüssaade ağası, hazinedar ağa, başkapı gulamı, hazine vekili ve nöbetçi ağalar teslim alırlar, harem dairesine ***ürürlerdi Emeği geçenlere bu iş için saraydan hediyeler verilirdi


ßÿ¨|<ã®îZMã:
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://unuvar.yetkinforum.com
Admin
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 81
Reputation : 0
Kayıt tarihi : 04/11/09
Yaş : 32
Nerden : KONYA

MesajKonu: Geri: Osmanlı Ansiklopedisi    Perş. Ağus. 05, 2010 10:03 pm

BAYEZİD II (1447-1512)

Osmanlı hanedanından sekizinci padişah

Babası Sultan Fatih Mehmed, annesi Gülbahar Hatun'dur

Sarayda iyi bir eğitim görmüş, şehzadelik hayatını geçirdiği Amasya sancakbeyliğinde de birçok bilginler ve sanatkarlar arasında bilgisini geliştirmiştir

Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'la yapılan Otlukbeli Savaşı'nda, Osmanlı ordusunun sağ kanadına komuta etmiştir

Fatih Sultan Mehmed, kanunnamesine veraset hakkında bir kayıt koydurmamıştır Bu sebeple Gebze'de öldüğü zaman (3 Mayıs 1481), Bayezid'den başka hayatta bulunan diğer oğlu Cem de Konya sancakbeyi bulunuyordu Vezir-i azam Karamanlı Mehmed Paşa, Cem'in padişah olmasını istemekle beraber devlet büyüklerinin ve yeniçerilerin isteklerine u***** Bayezid'e babasının ölümünü bildirip onu resmen tahta davet etmiştir Diğer taraftan Cem'e de İstanbul'a gelmesi için gizlice haber göndermişti Ancak Cem'e gönderilen haberci, yolda Anadolu beylerbeyi Sinan Paşa tarafından yakalanarak öldürülmüş, Mehmed Paşa'nın niyetini anlayan yeniçeriler de ayaklanıp onu öldürmüşlerdir İstanbul'da başgösteren kargaşalığı yatıştırmak için Fatih'in sarayında rehin olarak bulunan Bayezid'in oğlu Korkut, babası Amasya'dan gelinceye kadar vekili sayılmış ve kendisine biat edilmiştir Nihayet Bayezid İstanbul'a gelerek tahta çıkmış (20 Mayıs 1481), kendi lehine çalışmış olan İshak Paşa'yi da vezir-i azam yapmıştır

Cem'in tahta çıkma girişimleri sonuç vermediği gibi Fatih kanunnamesi de padişaha, kardeşlerini öldürme hakkını veriyordu Cem, Osmanlı tahtına geçebilmek için, Anadolu'da uyandırdığı sevgiye ve Karaman halkının yardımına güvenerek Bayezid'e karşı mücadeleye girişti Bursa'yı ele geçirip burada adına hutbe okutmuş ve para bastırmıştır Cem, Anadolu'nun kendisine bırakılmasını öne sürerek Bayezid ile anlaşmak istemiş, Bayezid, devletin bütünlüğüne zarar verecek olan bu teklifi kabul etmemiş ve Cem'in üzerine yürümüştür Yenişehir civarındaki çarpışma Bayezid'in galibiyeti ile sonuçlanmış, Cem, Konya'ya kaçmış, orada da tutunama***** Mısır Kölemen Sultanı Kayıtbay'a sığınmıştır (28 Haziran 1481) Böylece bir saltanat kavgası olan Bayezid-Cem ihtilali, yabancı çıkarlarının önem kazandığı siyasi mesele halini almıştır Bu arada Karamanoğlu Kasım Bey durumdan faydalanarak beyliğini yeniden kurmak istemiş ve bu hususta Cem'le anlaşmıştır Cem, bu anlaşma üzerine tekrar Anadolu'ya gelmişse de karşısında ordusu ile bizzat çıkan Bayezid'e yenilmiş ve kendisine yapılan Kudüs'te oturma ve Bayezid tarafından yollanacak bol para ile yaşama teklifini kabul etmeyerek Rodos şövalyelerine sığınmıştır (Temmuz 1482) Bayezid, her yıl vereceği para karşılığında Cem'in serbest bırakılmaması için şövalyeler ile anlaşmış; şövalyeler Cem'i Nice'e ***ürmüşlerdir Bir çok memleket gezdirilen Cem, nihayet Papa VIII İnnocentius'a teslim edilmiştir Papa, Cem'i Osmanlılara karşı bir koz olarak kullanmak istemiş, Hıristiyanlığı kabulü şartıyla Bayezid'in yerine saltanata geçmesine yardım edileceğini vaadetmiştir Ancak Cem, bu teklifleri kabul etmemiştir Bu arada Fransa Kralı VIII Charles, Haçlıların Kudüs Krallığı'nı diriltmek gayesiyle Osmanlı İmparatorluğu'na karşı düzenleyeceği seferde Cem'den faydalanmak istemiş ve onu Papa'nın elinden almıştır Fakat Cem'in zehirlenerek ölmesi (Mart 1495) bu düşüncenin uygulanmasına imkan bırakmamıştır

Bayezid, Cem'in ölümüne kadar büyük bir endişe içinde yaşamıştır Cem'e karşı koymak üzere, vezir-i azam İshak Paşa'nın teşviki ile Otranto'dan geri çağırdığı Gedik Ahmed Paşa gibi ünlü bir devlet adamını bir müddet sonra Cem taraftarıdır diye öldürtmüş, Cem'in, Saray'da rehin olarak bulunan oğlu Oğuz Han'ı boğdurmuştur Bundan başka, Rodos şövalyelerine yılda 45000 duka vermiş, Papa'ya ve Fransa kralına kıymetli hediyeler göndermiştir

Cem olayının daha başlangıcında, Gedik Ahmed Paşa'nın Otranto'dan geri çağrılmasıyla, Fatih döneminde girişilmiş olan İtalya seferinden vazgeçilmiş, İspanya hükümdarı Katolik Fernando ile karısı İsabella'nın hücumlarına karşı kendisinden yardım isteyen Gıranata'daki son Müslüman Beni Nasr Devleti'ne de, Kemal Reis'i yollamakla beraber, Papa'yı gücendirmemek düşüncesiyle yardım etmekten çekinmiştir

Bayezid zamanı Osmanlı İmparatorluğu için durgun bir devredir Böyle olmakla beraber, sınırların korunması ve Balkan Yarımadası'nın tamamen hakimiyet altına alınması yönünden önemli olan bazı savaşlardan da kaçınılmamıştır

Bayezid, 1483'teki ilk seferinde Hersek'i ele geçirdikten sonra Boğdan üzerine yürümüş ve Tuna'nın kuzey ağzı üzerinde bulunan Kili Kalesi ile daha kuzeydeki Akkerman Kalesi'ni almıştır (1484) Böylece Besarabya sahilleri de Osmanlı ülkesine katıldığından Karadeniz'in batısındaki bütün sahiller ele geçirilerek Kırım'la karadan bağlantı sağlanmış ve Tuna sınırı emniyet altına alınmıştır

Lehlilerin ve Macarların Bağdan'ı ele geçirmek için giriştikleri hareketler (1498) bir sonuç vermemiş, bilakis Malkoçoğlu Bali Bey'in akıncıları Polonya içlerine kadar giderek Varşova'yı tahrib etmişlerdir Böylece Boğdan kesin olarak Osmanlı hakimiyeti altına alınmıştır

Mısır Kölemen Devleti ile yapılan savaşlar Bayezid devrinin en önemli olaylarını teşkil eder Hindistan'daki Behmeni hükümdarı II Mahmud'un Baye-zid'e gönderdiği hediyelerin Cidde valisi tarafından alınarak Kölemen hükümdarı Kayıtbay'a gönderilmesi, Fatih'in ölümüyle tavsamış olan Osmanlı- Kölemen anlaşmazlığını, yeniden ortaya çıkarmıştır Bu hediyeler sonradan Bayezid'e gönderilmiş ancak savaşın önüne geçilememiştir Çünkü Kayıtbay, Cem'i bir hükümdar gibi karşılamış, ona her türlü yardımı sağlamış ve Karamanoğlu Kasım Bey'in eski beyliğini ele geçirme isteğine taraftar olmuştu Bundan başka Adana-Tarsus bölgesindeki Ramazanoğullan Beyliği'nin iç işlerine karışmış, bu yüzden Ramazanoglu Mahmud Bey, Bayezid'e sığınarak ülkesini Osmanlılara bıraktığını bildirmiş ve Kölemenlere karşı yardım istemiştir Böylece başlayan Osmanlı- Mısır savaşları altı yıl sürmüş (1485-1491), kesin bir sonuç elde edilememiştir Tunus Beyi'nin arabuluculuğu ile İstanbul'da varılan anlaşmaya göre Ramazanoğulları ülkesi Osmanlılarda kalmış, yalnız Haremeyn evkafından olan Çukurova'deki 3 kasaba Kölemenlere verilmiştir

Fatih döneminde yapılan Osmanlı-Venedik savaşları Osmanlıların lehine sonuçlanmış ve Venediklilerin elinde yalnız Mora'da İnebahtı ile Modon ve Koron kaleleri kalmıştır

Venediklilerin Karadağlılara saldırmaları üzerine savaş başlamış; Bayezid'in komutasındaki Osmanlı ordusu Mora üzerine yürürken (1499) denizden de ablukaya girişilmiş ve Bosna sancakbeyi İskender Paşa'ya Venedik taraflarına akın etmesi emrolunmuştur 4 yıl süren bu savaş esnasında (1489-1502) İnebahtı, Modon, Koron ve Draç kaleleri alınmış, Venediklilerin yardımına koşan Papalık, Fransa ve İspanya donanmaları da bir başarı sağlayamayınca Venedik Devleti barış istemek zorunda kalmış ve bundan sonra Mora'da, Arnavutluk'ta ve Bosna'da hiçbir iddiada bulunmamak şartıyla barış imzalanmıştır (Ocak 1502)

Bu sırada Doğu'da Safevi tehlikesi başgöstermiştir Şii-Safevi Devleti'nin kurucusu olan Şah İsmail, Şiiliği siyasetine alet etmiş ve bu yolda yürüyerek Anadolu'yu Sünni Osmanlı padişahının elinden almayı düşünmüştür İsmail'in Anadolu'daki tahriklerini gören Trabzon sancakbeyi Şehzade Selim, padişaha tehlikenin büyüklüğünü bildirince Şiilerden bir bölümü yeni alınmış olan Modon ve Koron şehirlerine sürülmüş, kalanların da İran'a göçmeleri yasak edilmiştir Bu durum karşısında İsmail, Bayezid'e elçi göndererek kendi taraftarlarının göçlerine mani olunmamasını istemiş, bu arzusu reddedilmiştir Bununla beraber Bayezid'in Safevi tehlikesini kavramadığı ve kendisine "Pederim" diye hitabeden Şah İsmail'in iltifatlarına aldanarak hareketsiz kaldığı görülmektedir

Şah İsmail, Dulkadiroğlu Alaüddevle üzerine yürümek için ordusuyla Osmanlı topraklarından geçerken (1507) Bayezid, bu olaya seyirci kalmış, yalnız sınırı korumak için Ankara'ya asker göndermekle yetinmiştir Fakat Anadolu'daki Şiiler gün geçtikçe düşmanca hareketlerini arttırmışlar, kendisine Şahkulu unvanını veren Karabıyıkoğlu adındaki bir Şii halifenin başkanlığı altında çeteler kurarak ayaklanmışlardır Bu çeteler, Antalya sancakbeyi Şehzade Korkut'u bile soymuşlardır Şahkulu, Anadolu beylerbeyi Karagöz Ahmed Paşa’yı yenerek öldürdüğü gibi Kütahya'yı da ele geçirip yakmış ve vezir-i azam Hadım Ali Paşa'nın, Amasya'da bulunan Şehzade Ahmed kuvvetleriyle desteklenen ordusu bu ayaklanmayı güçlükle bastırabilmiştir Yapılan savaşta vezir-i azam ve Şahkulu ölmüşler, başsız kalan Şiiler de dağınık bir halde İran'a çekilmişlerdir (1511)

Bununla beraber Bayezid'in Safeviler meselesini politika yolu ile çözmek istediği ve Maveraünnehir Osmanlı hükümdarı Şibak Han'ı teşvik ederek Şah İsmail'i iki ateş arasında bırakmak istediği bilinmektedir

Bayezid, ihtiyarlığında yalnızlığı, ibadetle uğraşmayı her şeyin üstünde tutmuş, devlet idaresini vezirlerine bırakmıştır Bu sebepledir ki, oğulları arasında saltanatı ele geçirmek için hareketler başlamıştır Bayezid'in dört oğlundan Ahmed Amasya'da, Selim Trabzon'da, Korkut Antalya'da, Şehinşah ise Cem'in yerine Karaman'da sancakbeyi idiler Korkut, İstanbul'a daha yakın bulunan babasının ölümünde kardeşlerinden önce yetişerek tahtı ele geçirmek gayesiyle Saruhan'a naklini istemiş, isteği yerine getirilmeyince Mısır'a kaçmış, fakat bir müddet sonra yine Antalya'ya dönmüştür (1509) Bayezid, en büyük oğlu olan Ahmed'i diğer oğullarına tercih etmekte idi Vezir-i azam Hadım Ali Paşa da padişahı bu tercihinde destekliyordu; hatta şehzade Ahmed'e teveccühünü sağlamak için Şahkulu üzerine yürünürken onu komutan tayin ettirmiştir Fakat bu savaşta şehzade Ahmed cesaretsizliği ve beceriksizliği yüzünden bir başarı sağlayamamıştır Buna karşılık, Şii tehlikesini sezen ve ona şiddetle karşı konulmasını isteyen Selim'in taraftarları gittikçe çoğalmıştır Şehzade Selim, İstanbul'a yakın bulunmak için oğlu Süleyman'a (Kanuni) Bolu sancakbeyliğini sağlamışsa da Ahmed'in itirazı üzerine Süleyman derhal Kefe sancakbeyliğine nakledilmiştir Bu durum karşısında Selim, topladığı askerlerle Kefe'ye, oğlunun yanına gitmiş (1510), Kırım hanı bulunan kayınpederi Mengli Giray'ın da yardımıyla Balkanlar'a inmiş (1511) ye Trabzon Sancağı 'nın kendisine az geldiğini ileri sürerek Rumeli'de de bir sancak verilmesini istemiştir

Selim, Edirne üzerine yürürken Bayezid, kendisi hayatta iken şehzadelerden hiçbirini veliaht yapmayacağını ve Semendre Sancağı'nın Selim'e verildiğini bildirmek zorunda kalmış, bunun üzerine Selim Semendre'ye çekilmiştir Fakat Bayezid, şehzade Ahmed'i Şahkulu isyanında komutan tayin edince Anadolu askerinin meşguliyetinden de faydalanmak isteyen Selim, yeniden İstanbul üzerine yürümüştür Şehzade Selim, Çorlu civarında Bayezid'in kuvvetlerine yenilerek Kırım'a kaçmıştır Selim'in bu yenilgisi üzerine saltanatı Ahmed'e bırakmakta bir engel kalmadığını düşünen Bayezid, onu İstanbul'a çağırmış, fakat yeniçeriler Selim'den başkasını istemediklerini bildirerek ayaklanınca Maltepe'ye kadar gelmiş olan Ahmed, Amasya'ya dönmek zorunda kalmıştır Durumundan faydalanarak saltanatı ele geçirmek ümidi ile İstanbul'a gelmiş olan Korkut da, hayatına dokunmayacaklarına söz veren yeniçerilere sığınmaktan başka birşey yapamamıştır Böylece kardeşleri arasındaki saltanat çekişmesi, yeniçerilere dayanan Selim'in lehine sonuçlanmış, Selim de İstanbul'a gelerek saltanatı kendisine bırakmak zorunda kalan babasının yerine Osmanlı tahtına geçmiştir (25 Nisan 1512)

Bayezid, bundan bir ay sonra Dimetoka'ya giderken yolda ölmüş ve cenazesi İstanbul'a getirilerek kendi adını taşıyan camiin yanında oğlu tarafından yaptırılan türbeye gömülmüştür

Bayezid, alim ve şair Osmanlı padişahlarından biridir Felsefe ve din ilimleriyle uğraşmış, şiirde "Adli" mahlasını kullanmıştır Şiirlerinin bir bölümünü ihtiva eden divanı basılmıştır (İstanbul, 1890) Devrinin birçok alimlerini yanına toplamış, birçok alim ye şaire maaş bağlamıştır Bayezid'in saltanatında İstanbul, İslam aleminin ilim merkezi haline gelmiştir İbn-i Kemal ve İdris-i Bitlisi gibi alimler tarihlerini onun adına yazmışlardır

Bayezid, geniş düşünceli ve serbest fikirli olmadığından, mutaassıp ulemanın etkisiyle Tokatlı Molla Lutfi gibi devrinin en seçkin bir fikir adamını itikatsızlıkla itham ettirerek öldürtmüştür Bu tutum, Fatih devrinde başlamış olan Batı sanat ve kültürü ile münasebetlere son vermiştir

Bayezid, hattatlığa da merak sarmış ve Şeyh Hamdullah gibi ünlü bir hattattan dersler almıştır

Bayezid saltanatının son yıllarındaki sakin hali ve dine karşı gösterdiği bağlılık yüzünden “Bayezid-i Veli" diye anılmağa başlanmıştır

İstanbul'da kendi adını taşıyan cami (yapılış tarihi: 1501- 1505) ile imaret, medrese ve kervansaraydan başka Edirne'de Tunca kenarında cami, imaret, okul, medrese ve bir akıl hastanesi; Amasya'da da cami, okul, medrese ve zaviyeler yaptırmıştır

Zamanında Yeniçeri Ocağı genişletilerek Ağa bölükleri (61 bölük) kurulmuş, donanmaya gereken ehemmiyet verilerek ilk Osmanlı kalyonu inşa edilmiştir Timar teşkilatında da değişiklik yapılarak yıllık 5000 akçe dirliği olan bir timarlı sipahinin 1 silahlı süvari (cebelü) ile harbe katılması yerine, 3000 akçe karşılığında 1 silahlı süvari vermesi usulü konmuştur



BAYEZİD KULESİ

İstanbul'da çıkan yangınları görerek İtfaiye Teşkilatı'na haber vermeyi sağlamak amacıyla Bayezid'de yapılmış olan gözetleme kulesi

Yeniçeri Ocağı kaldırıldıktan sonra (1826) II Mahmud'un emriyle, Serasker Ağa Hüseyin Paşa tarafından yapımına başlanan kule, 1828'de tamamlanmıştır Bu kulenin yapımından önce Ağa Kapısında aynı amaçla kullanılan, ahşap bir yangın köşkü bulunuyordu Kule önce ahşaptan yapılmış, Yeniçeriler tarafından çıkarılan bir ayaklanmada ateşe verilerek yakılmıştır Padişah, bu defa kulenin taştan yapılmasını emretmiş, önce üstü ahşap alt kısmı taştan yapılmıştır 1849’da bu kısımda üç tabaka halinde taştan yapılan kule, 1894'teki büyük zelzelede hasara uğradığından, bir süre kullanılamamıştır Daha sonra onarılarak yeniden kullanılmaya başlanmıştır Yüksekliği 85 metredir

Buradaki görevliler "Köşklü" adiyle anılırlardı Kırmızı ceket giyer, bellerine de tokalı bir palaska kemer takarlar, ellerinde de kısa bir mızrak taşırlardı

Yangını haber vermek üzere şehrin çeşitli semtlerine dağılırlar ve o semtlerin karakollarına ve mahalle kahvelerine haber verirlerdi


ßÿ¨|<ã®îZMã:
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://unuvar.yetkinforum.com
Admin
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 81
Reputation : 0
Kayıt tarihi : 04/11/09
Yaş : 32
Nerden : KONYA

MesajKonu: Geri: Osmanlı Ansiklopedisi    Perş. Ağus. 05, 2010 10:04 pm

BAŞIBOZUK

Savaş sırasında orduya gönüllü olarak katılanlara verilen addır

Bunlar düzenli ordunun asıl kuvveti ile karıştırılmaz, süvari veya piyade olarak katıldıklarına göre, ayrı silah ve teçhizat ile ayrı kumandanlar idaresinde olarak teşkil edilen kıtalar halinde ve yardımcı asker suretinde görev yaptırılırdı 1854 Osmanlı-Rus savaşı sıralarında disiplinli bir hale getirilmelerine çalışıldı ve bu iş ile özellikle Fransız generali Joussouf ile İngiliz generali Biston görevlendirildi ise de bir sonuç alınamadı

Başıbozukların düzensizliği özellikle 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda kendini göstermiş ve bu usul o zamandan sonra bütünüyle terkedilmiştir

Eskiden taşradan İstanbul'a gelip, yersiz-yurtsuz dolaşanlara da başıbozuk denilirdi Sonraları, askeri sınıfa dahil olmayan bütün sivil halka başıbozuk denilmiştir


BAŞKADIN

Osmanlılarda, padişahların nikahları altında bulundurdukları kadınlardan -genellikle dört tanedir- en yaşlısına verilen unvandır

Saray kadınlarında, gözdelerden seçilen ikballer, müstesna bir güzelliğe sahip olmaları yanında saray usul ve adabını öğrenmiş olmaları da gerekirdi

Cariye olarak saraya alınanlar, hazinedar usta tarafından seçilen birinin yanına verilerek eğitilirlerdi Eğitimlerini tamamlayanlar, kabiliyetlerine göre gözde, ikbal ve kadın olurlardı


BAŞTARDA

Buharlı gemilerin icadından önce Osmanlıların kullandıkları savaş gemilerinden birinin adı

Bastarda, bir cins küçük gemi, kadırganın küçüğüdür

Yelkenle ve kürekle hareket eden gemilerde oturak "birim"di Oturak sayısı çoğaldıkça gemilerin adı da değişiyordu İşte bunlardan 26-36 oturaklı gemilere baştarda denilirdi Bu gemilerin büyüklük itibariyle birbirinden farklı olmak üzere birkaç çeşidi vardı

En büyüğü olan 36 oturaklısı "paşa bastardası" adını alıyordu Bu gemilerin uzunlukları 210'dan 216 Osmanlı kademidir (yarım arşın uzunluğunda bir ölçü olup, 34 cm)

Bastardaların kadırgalarda olduğu gibi baş taraflarına üçer top konulduktan başka çıkmaları üzerine de dörder beşer top yerleştirilirdi Paşa gemisi olduğuna işaret olmak üzere kıç kamaraları üzerinde üçer fener yakılırdı

Paşa baştardasına 84'ü gemici ve topçu, 216'sı savaşçı ve 500'ü de kürekçi olmak üzere 800 mürettebat bulunurdu

Orta baştardada, 26 oturak olup, uzunluğu 171 kademdir Bir çeşit daha baştarda vardır ki, buna "hünkar gemisi" adı verilir Bunda da alamet olarak üç fener yakılırdı

Bir baştarda, 6 mavna, 40 da kadırga bir donanmayı teşkil ediyordu



BAYEZİD I (YILDIRIM) (1360-1403)

Osmanlı hanedanından dördüncü padişahtır

Babası I Murad (Hüdavendigar) annesi Gülçiçek Hatun'dur

Bayezid, şehzadeliğinde Germiyanoğlu Süleyman Şah'ın kızı Devlet Hatun ile evlenmiş (1381), çeyiz olarak Germiyanoğlu tarafından Osmanlılara Simav, Tavşanlı, Emet gibi yerler verilmiş, Sultanönü ile bu yerlerin idaresi Bayezid'e bırakılmıştır

Kardeşi Savcı Bey'in Bizans İmparatoru İoannes’in oğlu Andronikos'un yardımını sağla***** babasına karşı ayaklanmasını (1385) bastırma hareketinde Bayezid'in büyük hizmetleri görülmüştür

IMurad'ın 1386'da Karamanoğlu Ali Bey'e karşı açtığı seferde sürati ve yiğitliği dolayısıyla da "Yıldırım" lakabı ile anılmıştır 1389'da Haçlı ordularıyla yapılan ve zaferle sonuçlanan Kosova Meydan Savaşı'nda Yıldırım Bayezid, sağ kanaddaki Rumeli askerlerinin başında kahramanca savaşmıştır

IMurad'ın savaş meydanında şehit edilmesi üzerine hükümdarlığa getirilen I Bayezid, kardeşi Yakub Çelebi'yi devlet erkanının kararıyla boğdurmuş; fakat Yakub Bey'in öldürülmesi olayı, Karamanoğlu'nun da kışkırtması ile Kosova Meydan Savaşı'na kuvvet sağlayan Candar, Germiyan, Saruhan, Menteşe, Aydın ve Hamideli beylerinin Yıldırım Bayezid'in emirlerine karşı gelmelerine sebeb olmuştur Bu durum üzerine Yıldırım Bayezid, önce Rumeli'yi güvenlik altına almış, Sırpları kendisine bağımlı kılan bir anlaşma yapmıştır Ayrıca, Sırp kralı Stefan'ın kız kardeşi Maria Despina ile evlenmiş, böylece de Sırplarla dostluğu kuvvetlendirmiştir

Venediklilerle ticaretlerini himaye suretiyle anlaşmış, sonra Bizans'taki taht çekişmelerini isteğine göre ayarlamıştır Yıldırım Bayezid İmparator İoan-nes'in fesat çıkardığı için hapsedilmiş bulunan oğlu Andronikos ile onun oğlu İoannes'in kendisine başvurmaları üzerine bir miktar askerle İstanbul üzerine yürümüştür İmparator İoannes'i ve saltanat ortağı Manuel'i tahttan indirip hapse attırmış ve hapis bulunan prensi imparator ilan ettirerek kendilerinden vergi almağa başlamıştır Kısa bir süre sonra eski imparator ile ortağı hapisten kaçarak Bayezid'e sığınmış; vergiden başka bir miktar askerle kendisine yardımda bulunmayı kabul ettiklerine dair bir antlaşma imzalamışlardır Bu sebeple de Yıldırım Bayezid onların yeniden imparator olmalarını sağlamıştır Andronikos'a ve oğluna da Bizans ülkesinden Silivri, Ereğli, Selanik gibi bazı yerlerin hakimiyetini verdirmiştir (1390)

Daha sonra Karamanoğlu'ndan gizli Anadolu'ya geçerek, Batı beylikleri üzerine yürümüştür Bu sefere Bizans İmparatoru İoannes'in oğlu II Manuel ve Sırp kralı da kuvvetleriyle birlikte katılmışlardır İlk olarak Aydınoğlu Umur Bey'in nüfuzu altına girdiği halde sonradan Bizans'a bağlanmış olan Alaşehir, II Manuel'in yardımıyla Rum tekfurundan alınmıştır (1390) Bu arada Aydınoğlu İsa Bey, Bayezid'e bağlandığından ölünceye kadar yalnız Tire kendisine bırakılmak üzere, Aydıneli ue Osmanlı ülkesine katılmıştır Bu tarihlerde Yıldırım Bayezid, İsa Bey'in kızı Hafsa Hatun ile evlenmiştir Saruhanoğulları, karşı koymadan memleketlerini Bayezide bırakmışlar; sonra da Germiyanoğlu II Yakub Bey üzerine yürümüştür Menteşe ve Hamid beylikleri de -Antalya dahil- Osmanlı idaresine alınmış ve Kütahya merkez olmak üzere, Anadolu Beylerbeyliği kurularak teşkilatın başına Kara Timurtaş Paşa geçirilmiştir

Aynı yılın sonbaharında Yakub Bey büyük kuvvetlerle Konya üzerine yürümüş, eniştesi ve Karaman Bey’i Alaeddin Ali Bey ona karşı koyama***** Taşeli taraflarına çekilmiş, Konya kuşatılmıştır Karamanoğlu Alaeddin Bey, Sivas hükümdarı Kadı Burhaneddin ile Kastamonu emiri Candaroğlu II Süleyman Paşa'dan yardım istemiş beklediği yardımı göremeyince de barış istemek zorunda kalmıştır Böylece, Beyşehir ve Akşehir yöresi Osmanlılara bırakılarak Çarşamba nehri iki taraf arasında sınır kabul edilmiş ve bir anlaşma yapılmıştır (1391)

Yıldırım Bayezid'in Anadolu'daki bu uğraşmalarından faydalanmak isteyen Bizans İmparatoru İoannes, İstanbul surlarını onartmaya kalkmışsa da Yıldırım'ın sert ihtarı üzerine yaptıklarını yıktırmış, daha sonra da ölmüştür II Manuel ise babasının ölümü üzerine gizlice İstanbul'a gitmiştir (1391)

Manuel'in bir olup-bitti halinde imparatorluk tahtına geçmesini kabul etmeyen Yıldırım Bayezid, İstanbul'un kuşatılmasına karar vermiştir Osmanlıların vezir-i azam Candarlı Ali Paşa idaresindeki kuvvetleri İstanbul'u yedi ay kadar kuşatmıştır Sonuçta imparator, kendisine teklif edilen şartları kabule mecbur kalmıştır Bu şartlara göre her yıl Osmanlılara verilen verginin miktarı artırılacak, İstanbul'da bir Türk mahallesi ile bir cami yaptırılacak, bir de kadı bulundurulacaktı

Yıldırım Bayezid, Karamanoğlu ile bir antlaşma yapmış olan Kastamonu emiri üzerine yürümüş, yapılan savaşta Candaroğlu II Süleyman Paşa yenilmiş ve öldürülmüş; arazisi de Osmanlılara geçmiştir (1392) II Süleyman Paşa'nın kardeşi Sinop valisi İsfendiyar Bey, Yıldırım'a bağlılık gösterdiğinden

endisine dokunulmamıştır Sivas emiri Kadı Burhaneddin Ahmed'le Çorum civarında yapılan savaşta Osmanlılann öncü kuvvetleri bozguna uğramış ve Şehzade Ertuğrul ölmüştür Bundan cesaretlenen Kadı Burhaneddin, Osmanlı arazisine saldırmış, bu sırada Macar kralı Sigismond ile Eflak Beyi Mircea birleşerek Bulgaristan işlerine karışmışlar (1392) ve Niğbolu'yu ele geçirmişlerdir Yıldırım Bayezid, Kadı Burhaneddin meselesini sonraya bırakarak Rumeli'ye geçti Osmanlı ordusu karşısında Sigismond ve Mircea'nın birlikleri geri çekilmeye mecbur kaldılar

Kadı Burhaneddin'e bağlı oldukları halde onun sürekli tazyiklerinden bıkarak 1393 başlarında kendisinden yüz çeviren Amasya, Osmancık ve Maden çevresindeki beyler Osmanlı himayesine girmişlerdir Bu sırada Amasya'yı kuşatan Kadı Burhaneddin, Yıldırım Bayezid kuvvetlerinin geldiğini öğrenince geri çekilmiştir

Venedik Senatosu 1393 Nisanında Macarlarla birleşerek Osmanlılar üzerine yürüme kararını almıştı Bulgar kralı Şişman'ın Macarlarla gizli anlaşmalara giriştiği duyulunca Şehzade Süleyman Çelebi meselenin halline memur edilmiş, sonuçta Bulgarların başşehri olan Tırnova alınmıştır Savaşta kral Şişman ölmüş oğlu Aleksandr Müslüman olarak Bayezid'e katılmıştır (1393)

Bu arada Osmanlı tehlikesinin varlığını anlayan Macar kiralı Sigismond, Papa'ya bir Haçlı seferi için ısrar ediyor; Bizans imparatoru II Manuel de Osmanlı baskısının arttığından yakınarak Hıristiyan devletlerinden yardım istiyordu Papa IV Bonifacius, 1394 Haziranı'nda Osmanlılara karşı bir Haçlı seferi düzenlenmesini emretmiş ve Niğbolu Savaşı'nın hazırlıkları da bu suretle başlamıştır

Doğuda İran'ı nüuzu altına aldıktan sonra Azerbaycan'ı ve Irak'ı işgal eden Timur, Anadolu ve Suriye için de tehlike olmaya başlamıştı Bağdat hakimi Ahmed Celayir ile Karakoyunlu Türkmen aşireti reisi Kara Yusuf'un Memluk hükümdarı Berkuk'a sığınmaları (1393), Mısır sultanını Yıldırım Bayezid'den ve Sivas emirinden yardım istemeğe mecbur etmişti 1394 başlarında Timur'un Kars yolu ile Azerbaycan'a geçmesi, Sivas emiri Kadı Burhaneddin'i de Sultan Berkuk'a ve Yıldırım Bayezid'e elçiler göndererek yardım istemek zorunda bırakmıştır Yıldırım Bayezid ile Berkuk arasındaki güven tam olmakla beraber Sivas emirine karşı olan durum böyle değildi; ancak tehlikenin büyüklüğü karşısında her üçü de anlaşmak zorunda kaldılar Berkuk, Altınordu hükümdarı Toktamış'ı da anlaşmaya çağırdı ve Ahmed Celayir'e kuvvetler vererek Bağdat'ı geri aldırdı

Yıldırım Bayezid, imparator II Manuel'in bazı hazırlıklara giriştiğini öğrenmiş, İstanbul'u tekrar denetimi altına aldıktan başka (1395) Selanik'le birlikte Kuzey Yunanistan'ı zaptedip Mora'ya kadar akıncılar göndermişti

Bu sıralarda Timur, Yıldırım Bayezid'i müttefiklerinden ayırmaya çalışıyor ve yazdığı mektuplarda iyi niyet göstererek onu diğerlerinden üstün tuttuğunu ve büyük bir gazi ve mücahit saydığını, Berkuk'la Burhaneddin'in yakında hadlerini bildireceğini söylüyordu Yıldırım Bayezid ise Mısır ile olan anlaşmasına dayanarak Batı'da başgösteren tehlikeyi karşılamaya girişti Gelişen olaylar Batı Hıristiyanlığının Osmanlılar aleyhine, harekete geçtiğini gösteriyordu

Yeni hazırlanan Haçlı ordusuna, Macarlar başta olmak üzere Fransızlar, Almanlar, Belçikalılar, Felemenkliler, İsviçreliler, İngilizler, İskoçyalılar, Lombardiyalılar, Rodos Şövalyeleri, Ulah, Leh, İspanyol ve Bohemya gönüllüleri katılmışlardı

Yıldırım Bayezid, Niğbolu'da Haçlıları büyük bir yenilgiye uğrattı (25 Eylül 1396) Bu zafer Osmanlıların Rumeli'deki üstünlüğünü ve büyük bir güç kazanmalarını sağladı Osmanlılar, Haçlıları teşvik eden Bizans imparatoruna karşı Anadoluhisarı'nı yaptırarak İstanbul'u kuşattılar (1397)

Yıldırım Bayezid, Bizans imparatorunu İstanbul'u teslime zorladı, ancak Fransızlardan yardım gören imparator, İstanbul halkının teslim olma arzularına rağmen, teklifi reddetti Bu durum üzerine Yıldırım Bayezid, İstanbul'u üçüncü defa kuşattı Venedik ve Cenevizliler de deniz yolu ile Bizans'ın yardımına koştular Kuşatmadan kesin bir sonuç alınamadı Bu sırada bir kısım Osmanlı kuvvetleri, Mora'ya girdiler; Koron ve Modon'a kadar ilerlediler Argos alındı ve bu şehirlerin halkı Anadolu'ya yerleştirildiler

Bu sırada Karamanoğlu Ali Bey Anadolu beylerbeyi Timurtaş Paşa'yı yenmiş ve esir etmişti Bunu öğrenen Yıldırım Bayezid, süratle Anadolu'ya geçti Konya Savaşı'nda Karamanoğlu'nu esir ederek Timurtaş Paşa'ya teslim etti Karamanoğlu toprakları da Osmanlılara katıldı (1397)

Bayezid, bundan sonra Karadeniz kıyılarına doğru ilerleyerek Samsun ve havalisini Giresun'a kadar ele geçirdi (1398) Trabzon Rum İmparatorluğu’ndan haraç istedi (1398) Nihayet Sivas emiri Kadı Burhaneddin'in Akkoyunlu hükümdarı Kara Yülük Osman Bey tarafından öldürülmesi üzerine oğulları memleketi Osmanlılara bırakmayı kabul ettiklerinden Sivas, Tokat, Şarki Karahisar, Kayseri, Kırşehir ve Aksaray da Osmanlı idaresine geçti (1399) Bu suretle Orta Anadolu'ya sahip olan Yıldırım Bayezid, Bursa'ya dönüşünde İstanbul'u kesin olarak almak için hazırlıklara girişti Ancak ileri sürdüğü şartların imparator tarafından aynen yerine getirilmesi ve egemenliğinin kabulü üzerine doğudaki olaylarla uğraşmayı daha uygun buldu

Timur'un Hindistan fethiyle uğraşması ve Mısır'da da Sultan Berkuk'un ölümünden (1399) faydalanmak isteyen Yıldırım Bayezid, Malatya'yı Memluk-lerden aldı Bu olay ile iki ülke arasındaki anlaşma artık ortadan kalkmış oluyordu Yıldırım Bayezid bundan sonra Erzincan üzerine yürüdü Erzincan emiri Mutahharten Azerbaycan'a gelmiş olan Timur'a sığındı

Timur, Bağdat üzerine yürüyerek burasını ele geçirdi Ahmed Celayir ile ona bağlı olan Kara Yusuf Bey de Osmanlı hükümdarı Yıldırım Bayezid'e sığındılar Timur ile Yıldırım arasındaki anlaşmazlığın başlangıcı, sığınanların teslim edilip edilmemesi meselesidir Diğer taraftan Yıldırım Bayezid'den kaçan Germiyan, Aydın, Menteşe, Saruhan, İsfendiyar beyleri ile Erzincan emiri de kendi çıkarları doğrultusunda Timur'u sürekli kışkırtıyorlardı Timur, Gürcülere karşı kazandığı zaferden sonra - Osmanlı- Mısır anlaşmazlığından faydalanarak- Erzurum yolu ile Sivas üzerine yürüdü ve bu şehri yaktı-yıktı (Ağustos 1400) Malatya'yı da alarak Suriye'yi işgale girişti (1401) Sonra Bağdat'a, oradan da Tebriz'e geldi Yıldırım Bayezid ise ordusuyla Kemah ve Erzincan'a gelerek Timur'un kendisine bıraktığı bu yerlerden Kemah'ı Mutahharten'in elinden aldı ve ailesini de rehine olarak Bursa'ya ***ürdü Bu olay Yıldırım Bayezid ile Timur'un arasında aşırı gerginliğe sebep oldu Karşılıklı ağır mektuplar birbirini izledi; artık savaş, kaçınılmaz bir hal aldı

Sonunda Yıldınm Bayezid ile Timur, Ankara'da Çubuk Ovası'nda karşılaştılar Osmanlı ordusundan bir kısım askerlerin, eski beylerinin bulunduğu Timur tarafına geçmeleri savaşın sonucu üzerinde büyük etki yaptı Bayezid, sonuna kadar kahramanca savaştı; fakat üstün kuvvetler karşısında esir düştü (25 Temmuz 1402)

Timur, Yıldınm Bayezid'i yanına alarak ve kaçırılması için yapılan bir girişimden sonra onu, demir bir kafes içinde taşıtarak, Batı Anadolu'ya yürüdü Kütahya'da uzunca bir süre kaldıktan sonra Denizli üzerinden Aydın iline geldi ve Tire'de kışladı Bayezid hastalığı dolayısıyla Akşehir'de bırakılmıştı

Timur, 2 Aralık 1402'de sahil İzmir'ine vararak burasını zaptetti; Foça ve Sakız'ı da haraca bağladı Timur, her yeri yine eski beylerine, hatta bazılarının topraklannı daha da genişletmek suretiyle vererek Semerkand'a döndü Hastalığı gittikçe artan Yıldırım Bayezid ise bu durumu gururuna bir türlü yediremediğinden Akşehir'de öldü (8 Mart 1403)

Timur, Yıldınm Bayezid için büyük bir defin töreni yaptırmış ve geçici olarak Akşehir'deki Şeyh Mahmud-i Hayranı türbesine koydurmuştur Yıldırım Bayezid ile birlikte esir aldığı oğullanndan Mustafa Çelebi'yi yanında alıkoymuş, Musa Çelebi'ye de Bursa ve havalisini vererek babasının cenazesini Bursa'ya ***ürmesini istemiştir Yıldınm Bayezid, kazandığı zaferlerden ve elde ettiği memleketlerden sağladığı ganimetlerle devlet hazinesini zenginleştirmiş ve ülkesinde cami, medrese, imaret, zaviye, han, kervansaray, köprü ve darüşşifa gibi birçok hayır müesseseleri meydana getirmiştir Bunlardan Bursa, Kütahya ve Bolu'daki Ulucamilerle Edirne'deki Yıldınm Külliyesi başta gelir

Son derece cesur, azim ve irade sahibi, nefsine güvenen değerli bir komutan ve büyük bir padişah olan Yıldınm Bayezid, memleket idaresinde müsbet ve realist bir politika takip etmiştir İdaresine geçen toprakları için önceden verilmiş beratları kendi tuğrasıyla yenilemiştir Böylece eskiden beri düzenlenmiş olan tahrir defterlerini, örfleri, mahalli kanunları esas tutarak reayanın yeni idareye kolaylıkla alışmasını sağlamıştır Aynı zamanda Anadolu beyliklerindeki bütün vakıf müesseselerini vakfiyeleriyle beraber tanıdığı için fikir hayatı sarsıntıya uğramadan sürmüş ve hükümdarlığı sırasında adına bir takım dini ve ilmi eserler telif ve tercüme edilmiştir O devirde "Kadiyü'l-kuzat" unvanı ile Başkadı olan Bursa kadısı Şemseddin Fenari'yi cemaatle namaz kılmayı terkettiğini ileri sürerek, mahkemede, padişahın şahitliğini kabul etmemiş olmasına rağmen, azletmemesi, hatta ona daha çok saygı göstermesi, buna karşılık hile yapanları diri diri yakmak istemesi, şahsiyetinin sağlamlığını belirtir Emir Buhari'ye kızını vermesi ilim ve din adamlarına karşı gösterdiği saygı ve takdirin delilidir

Yıldırım Bayezid küçük yaşlarından başla***** ömrünün sonuna kadar savaştan savaşa koşmuş, her yana süratle yetişerek Doğu'da ve Batı'da devamlı zaferler kazanmıştır Yıldınm Bayezid devrinde Osmanlı sınırları, Doğu'da Fırat'a, Batı'da Tuna'ya kadar genişlemiştir Ancak Ankara Savaşı sonunda bir yandan Anadolu'nun siyasi birliği yıkılmış bir yandan da Yıldırım Bayezid'in oğulları arasındaki saltanat kavgaları memleketin huzurunu bozmuştur


ßÿ¨|<ã®îZMã:
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://unuvar.yetkinforum.com
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Osmanlı Ansiklopedisi    

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Osmanlı Ansiklopedisi
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: TARİH KÖŞESİ :: Tarihin İçinden :: Osmanlı Tarihi-
Buraya geçin: